GÜNCEL

İSMAİLAĞA CEMAATİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Bir vefa borcumuz var! Ateş çukurlarının arasında düşe kalka, cehenneme gideceğimiz günü beklerken, ellerini uzatıp bizi kurtaranlara, Rabbimizi ve ne için yaratıldığımızı bize öğretenlere… Bizi köşe başlarından, tribünlerden, kafelerden, barlardan ve daha rezil yerlerden toplayıp, “ümmetin kurtuluşunu düşünen”, “İslam âleminde zulme uğrayan Müslümanların dertleriyle dertlenen”, “Ebu Gureyb’te tecavüz edilen Ayşe’ler için oturup ağlayan” adamlar haline getirenlere vefa borcumuz var! Bugün medya gücüyle, bizi “biz” yapan yerli ve milli hocalara ve bu hocalardan oluşan cemaatimize türlü cephelerden saldırılırken bir kenardan izlemek ahde vefasızlık olurdu. İşte bu yazı, bu vefanın gereğidir. İsmailağa’da bir gece bile geçirmemiş, belki hayatında namaz kılmamış adamların camiaya iftiralarına cevaptır. Ömrünün en kıymetli senelerini rahle başında geçiren bir kardeşinizin samimi ifadeleridir.

İsmailağa cemaati; ehl-i sünnet itikadında bir tasavvuf mektebidir.   Kimin hangi niyetle camia içerisinde bulunduğunu anlamak neredeyse imkânsızdır. Bu sebeple her cemaat içerisinde art niyetli kimseler bulunabilir ve bulunmaktadır. Ancak hiçbir yapı, kendisini o yapıdan gösteren 3-5 kişinin hataları ile yargılanamaz. Burada önemli olan o topluluğun genelinin hangi esaslar etrafında toplandığı ve hangi amaçlar için bir arada bulunduğudur. Bunları bir kenara koyduktan sonra deriz ki:

Üstadımız Mahmut Ustaosmanoğlu (kuddise sirruhu), Nakşibendi tarikatının Hâlidî kolundan olan Hacı Ali Haydar Efendi u’nun halefidir. Hocasından aldığı emanetin gereği olarak senelerdir insanları Allah’a ﷻ çağırmaktadır. Kendisinin ve cemaatinin itikadı, ehl-i sünnet ve’l cemaat itikadıdır. Cemaati izledikleri videolardan tanıyan, kendilerine Selefî diyen Vehhabîlerin iddia ettikleri gibi cemaatte vahdet-i vücut veya hulul gibi itikatlar yoktur. Molla Aliyyü’l-Kârî’nin Bed’ül-Emâlî şerhi, Taftazâni’nin Şerhu’l-Akâid’i ve İmam Tahâvî’nin Akaidü’t-Tahâvî’si Efendi Hazretleri u’nun ve yetiştirdiği hocaların okuttuğu kitaplardır.

İmam-ı Rabbani u’nun Mektubat’ı ve Mustafa İsmet Garibullah Büyük Şeyh Efendi u’nun Risale-i Kudsiyyesi tasavvuf anlayışımızı yansıtmaktadır. Tasavvuftan ve mutasavvıfların ıstılahlarından anlamayan cahiller bizi Allah ﷻ’na şirk koşmakla itham etmektedir. Bizim aramızda konuştuğumuz sözlerden kendi kıt akıllarının anladıklarını bize isnat etmekte ve iftira atmaktadırlar. Bunların meşhurlarından birkaç tanesini izah edelim:

a-      “Ete kemiğe büründüm, Mahmut diye göründüm” ne demek?

Bu söz aslında Yunus Emre’nin bir şiirinde geçmektedir. Bu söz üzerine (HAŞA) “Allah Mahmut Efendi’nin içine girdi”, “Mahmut Efendi Allah oldu” dediğimizi iddia edenler, aşağılık müfterilerdir. Cemaatte bu sözü bu manada söyleyen hiç kimse yoktur. Bu söz mutasavvıflar arasında “Allah’ın yarattığı feyiz bu dostu üzerinden bize aksetmektedir.” manasında kullanılmaktadır. Yoksa yaratıcı olan Allah’ın, yaratılmış olan insanın içine girmesi, yerine geçmesi, şeklini alması gibi şeyler, aklı başında hiçbir Müslümanın söyleyeceği sözler değildir.

b-      “Dünya, Şah-ı Nakşibendi hazretlerinin tırnağının ucundadır” ne demek?

            Bu sözden de, “Şah-ı Nakşibendi hazretlerini Allah’a ortak koştuğumuzu”, “ilahta bulunan güçlerinin bulunduğunu iddia ettiğimizi” söylüyorlar. Bu iddialar da cahillerin mesnetsiz iddialarıdır. Bunların iddia ettiği sözleri söyleyen bir tane cemaat mensubu bulamazlar. Allah ﷻ’nun yaratması olmasa Şah-ı Nakşibendi u bırakın dünya üzerinde tasarruf sahibi olmayı, nefes bile alamaz. Lakin bu büyükler Allah ﷻ’nun dostlarıdır ve Allah ﷻ onlara bazı ikramlarda bulunmuştur. Dostların kerametlerinin bulunduğu itikat kitaplarımızda mevcuttur. Yani Şah-ı Nakşibendi dünyada olmuş veya olacak olan bir mesele hakkında bilgi sahibi oluyorsa (ki biz olduğuna inanıyoruz ancak kimseye “buna böyle inanın” demiyoruz) bu tamamen Allah ﷻ’nun ikramıdır. Allah ﷻ’nun yaratmasıyladır.

c-      “Mevla bu fakirin ağzından sizlere duyuruyor.” ne demek?

            Bir vaiz kürsüye çıktığında insanlara anlatacağı şeyleri aklına getiren kimdir? Efendi Hazretleri u vaaz ederken Mevla Teâlâ’nın aklına getirdiği bir ayeti okuduğunda, Allah ﷻ ayetini O’nun ağzından insanlara duyurmuş olmuyor mu? Bunda garip olan hatta cahillerin iddiasına göre küfür olan nedir? Bunu diyen kimse (HAŞA) “Ben ilahım, ey kullarım sözümü iyi dinleyin” mi diyor? Hiç kimsenin iddia etmediği ve inanmadığı şeyleri “bunlar böyle inanıyor” diyerek insanlara anlatmak en azından iftira değil midir?

Bu liste böyle uzar, gider. Şunu çok rahat söyleyebiliriz ki Efendi Hazretleri u’nun bize öğrettiği itikat, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadıdır. Bizi müşriklikle itham edenler Allah’a şekil ve mekân isnat eden; müşebbihe ve mücessime olan Vehhâbîlerdir.

  1. İsmailağa cemaati; yerli ve millidir!

            Cemaatin kökleri de dalları da Osmanlı bakiyesi bu topraklardadır. 1800’lü yıllarda yaşayan Mevlânâ Hâlid-i Bağdadi u’dan bu yana bu meşrep, Anadolu topraklarında varlığını sürdürmektedir. İsmailağa cemaati, cumhuriyet dönemine geçişle ortaya çıkan denetimsizlik sebebiyle, sabah erken kalkanın şeyh olduğu bir topluluk değildir. Cemaate mensup müderrisler, gerektiğinde Hz. Peygamber ﷺ’e kadar hocalarını sayarlar, kimden hangi kitabı okuduğu belli olmayan, suni gündemlerin medya hocaları gibi ipsiz-sapsız değillerdir.

Efendi Hazretleri milletin çıkarları ile cemaatin çıkarları karşı karşıya geldiğinde hep milletin çıkarlarını tercih etmiştir. Beykoz’da insanların kefen paralarını, çeyiz paralarını vererek yaptırdığı külliyeye devlet tarafından el konulduğunda Efendi Hazretleri u vazifesini yapan polis ve jandarmaya kimsenin zorluk çıkarmamasını emretmiştir. Efendi Hazretleri u hemen her sohbetinde memleketin emniyeti için mücadele eden askerlere ve polislere dua etmiştir. “Onlar bizim evlatlarımız” diyerek vasıfladığı güvenlik güçlerini zora sokacak hiçbir eyleme müsaade etmemiştir.

  1. Efendi Hazretleri u’nun istediği tek makam kulluk makamıdır.

İslami olsun olmasın tüm toplulukların köşe kapmaca oynadığı dönemlerde Efendi Hazretleri u cemaatine memur olmamayı tavsiye etmiştir. Hatta memur olmanın yolu olan kadın-erkek karışık okumalara da müsaade etmemiştir. Bir sohbetlerinde: “Benim bir tane kızım var biliyorsunuz, deseler ki; “Sana bütün dünyanın yüz sene reisliğini vereceğiz, kimsede karışmayacak ama kızın şu dairede bir dakikacık çalışsın.” Vallahi, billahi, tallahi yapmam bunu! Peki, sen neden nur gibi kızını eşkıyaların eline bırakıyorsun? Bir de bununla iftihar ediyorsun.” demiştir. Memurluktan dolayı sakal bırakamadığını söyleyenlere: “imkânınız varsa memur olmayın!” demiştir. “Orada adamımız olsun, burada sözümüz geçsin” gibi süflî hesaplar yapmamıştır. Her ne makam olursa olsun oraya gelmek için şeriattan taviz vermek gerekiyorsa bu tavize izin vermemiştir. Daima “Hz. Peygamber ﷺ’in yaşadığı gibi yaşayın! Onun yaptıklarını yapın, yapmadıklarını yapmayın.” demiştir. Velhasıl dünya makamlarında gözü yoktur, tek derdi ve tavsiyesi layıkıyla kulluktur.

  1. İsmailağa, dini için yoklukla mücadele edebilenlerin yeridir.

Din düşmanlarının, din için çalışanları engellemek için kullandıkları en büyük silah iftiradır. Bizim toplumumuzda da onlarca yıldır İslam’a hizmet etmeye çalışanlara türlü iftiralar atılmıştır. Bence bunların en büyüğü “dini kullanarak insanları sömürüyorlar” yalanıdır. Düşünün! Devletin dine düşman olduğu dönemde kurtlanmış yemekleri yiyerek medresede okumaya çalışanlar mı dini kullanarak para kazandı? Giyecek ikinci bir şalvarı olmadığı için yatsı namazından sonra şalvarını yıkayan ve teheccüd vakti ıslak olarak giyen hoca mı para için medresede durdu? Aylık 1.000 liralık kitap almaya çalışan ve 300 lira maaş alan, marul-ekmek yiyerek hafızlık yapan Bayram Ali hoca mı insanları sömürdü? Elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün! İmam 3.000 lira, müftü 5.000 lira, akademisyen bir o kadar maaş alırken, sigortaları ödenirken, medrese köşelerinde sigortasız 1.500 lira maaşla çalışan hocalar mı bu dini sömürüyor? Hiçbir sosyal güvencesi, vasfı olmamasına rağmen, kapıyı bırakmayan, almış olduğu ilim emanetini kendinden sonrakilere aktarmaya çalışan müderrisler mi din tüccarı?

Cemaate gelmeden önce fakir olup geldikten sonra zengin olan kim var? Ailesinden zengin olan adamların hayatlarını insanlara göstererek: “dini sömürüp krallar gibi yaşıyorlar” diye iftira atmak ne kadar namuslu bir davranıştır? Bir hocanın zengin olması suç mudur? Ailesi zengin olan bir hoca: “Ben artık hoca oldum, zengin olmam doğru olmaz” diyerek gecekonduda yaşamaya mı başlamalıdır? 50nin üzerinde kitap yazmış ve bu kitapların te’liflerinden geliri olan bir hocanın refah içinde yaşaması haram mıdır? Bu eleştirileri yapanlar varlarını yoklarını fakir fukaraya vermiş kişiler midir yoksa hocaları insanların gözünde küçültmek için şeytana yardım eden insan şeytanları mıdır?

Yanmayan kefen satıyor, su satıyor, terlik satıyor diye bir hocaya iftira atarken bu satışlarla alakalı ellerinde tek bir delil, tek bir şahit var mı? “Bu kefeni giyen ne olursa olsun yanmaz” diye inanan bir tane sadece bir tane adam gösterebilir misiniz? Başı sonu kırpılmış videoları izleyip, haber sitelerinin manşetlerinin borazanlığını yapan haysiyet cellatlarına bu iftiraların hesabı sorulmayacak mıdır?

Bu konuda konuşulacak çok söz, anlatılacak çok misal vardır lakin kapıyı biraz da, kapının sahibinin diliyle tanıyalım. Efendi Hazretleri u bir sohbetlerinde: “Para vermeyen talebe geri gönderilmez.” buyurmuştur. Din tüccarı dediğiniz insanların çoğunun medreselerde okuyan talebelerden para almadığını biliyor musunuz? Başka bir sohbetlerinde: “Efendi Babam u bize mukabele ve vaaz parası aldırmadı. Bu işleri maddi menfaat için yapmaktan o kadar korkardı ki! Bir şey aldırmadı, fakir de olmadık.” buyurmuştur. Başka bir yerde: “Ey Müslümanlar! On paralık dünyadan sebep dönmeyelim o yana bu yana, kalaycının çırağı gibi. Millet bizi beğenecek beğenmeyecek diye.” buyurmuştur. Bu sözlerle yetişen insanlar mı din tüccarı oluyor? El-İnsaf!

  1. Cemaatin hedefi; her Müslümanın dinini doğru kaynaklardan ve doğru hocalardan öğrenmesini sağlamaktır.

            Bu topraklarda yaşayan insanlara “din değiştirme operasyonu” yapıldı. İslâmî ilimlerin okutulduğu medreseler kapatıldı, müderrisler çeşitli cezalara çarptırıldı, asıldı, sürüldü… Hocaların, kendilerinden sonrakilere emaneti aktarmalarının önüne geçildi. Medreselerin yerine kurulan okullarda din öğretimi yapılmadı yıllarca. Bir neslin din ile irtibatını böylece kesmeye çalıştılar. Ancak bu daha büyük bir problemi beraberinde getirdi. Müslüman olup din namına hiçbir şey bilmeyen insanlar, din namına konuşan herkesin sözüne inanacak duruma geldiler. Bu da devletin işine gelmedi ve insanlara istedikleri dini öğretmek için imam-hatip, ilahiyat gibi okullar kurdular. Bu okulların kuruluşundaki tek gaye İslam ile bağı kopmayan insanlara tahrif edilmiş bir İslam öğretmektir. Yani “İslam kötü, din bizi geri bıraktı, batı dinden kurtuldu ferah buldu” gibi söylemlerle zaten ülkenin yarısını dinsizleştirenler, geri kalan yarısının da doğru bir İslam öğrenmesine mani olmak için bu okulları kurdular. Hz. Peygamber ﷺ’in ismi şerifinden çok Aristo’nun isminin geçtiği, felsefe derslerinin fıkıh, hadis, tefsir, kelam gibi derslerden kat be kat fazla olduğu ilahiyat fakülteleri bunun en bariz delilidir. “Osmanlı’nın ne işi vardı Viyana kapılarında? Bir de îlâ-i kelimetullah uydurmuşlar. Bizim oralara gitmemiz cihatsa, onların haçlı seferleri de cihattır.” diyen bir ilahiyat profesörüdür. Gelinen noktada bu millete din öğretecek konumda olanlar; Âdem A’a baba bulan, Meryem valideye çift cinsiyetli (hermafrodit) diye hakaret eden, kaderi inkâr eden, müsteşriklerin kuyruğuna takılmış, bildikleri tek şey oryantalistlerin makalelerinden okuduklarını hakikatmiş gibi insanlara anlatmak olan kişilerdir.

İşte bu ortamda Mahmut Efendi u’nun amacı, Osmanlı medreselerinde okutulan kitapları okuyan ve okutan insanlar yetiştirmek ve toplumun dini bu insanlardan öğrenmesini sağlamaktır. Hayatını buna adamış ve sözünü dinleyenlere: “Üç nefesim kalsa size: “Okuyun! Okuyun! Okuyun!” derim.” buyurmuştur. “İmam-ı Azam gibi hocalar lazım! Himmetiniz böyle olsun!”, “Bir hoca kızımız bana tüm dünyadan sevgilidir.”, “Fıkıh sadece Mülteka’dan mı ibarettir? Nur’ul İzah’tan, Halebi’den mi ibarettir?”, “Mevla’yı bilmenin bir yolu insanın kendisini bilmesidir. Lakin en muazzam yolu medreseye gidip, hocanın önünde diz çöküp, Emsile’den başlamaktır.”, “15 sene okumak lazım! Hep fıkıhla uğraşmak lazım!”, “Medreselerimizde İslami ilimler okutan hocalarımız, bizim gözümüzün bebeğidir.” ve “Hepinizi seviyorum ama ilimle uğraşanları daha fazla.” sözleri, ilimle alakalı sözlerinden sadece birkaç tanesidir. Efendi Hazretleri u’nun belki de her iki sözünden biri ilme teşvik olmuştur.

Davamız; dinimizi Yunan felsefesinin, Hristiyan herzelerinin, Yahudi projelerinin karışmadığı kitaplardan ve adamlardan öğrenip, aziz milletimize öğretmektir. Asırlar boyunca Osmanlı’yı Osmanlı yapan yerli ve milli hocaları olmuştur. Avrupa Birliği normlarına göre fetva veren, Hz. Peygamber ﷺ’in sözlerini laiklik süzgecinden geçirdikten sonra insanlara aktarabilen, İslam’ı, İslam’ı yıkmaya çalışan Goldziher’den öğrenenlerin bu vatana ve bu millete hizmet etmesi mümkün değildir. Onlar bu toprakların mahsulleri değillerdir. Bu milletin akıbetini ve kârını düşünmek yerine, batıya nasıl yaranabileceklerini düşünen insanlardır. İslam’ın en önemli farzlarından biri olan “cihat” mefhumunun içini boşaltan, vatan ve dini müdafaa yolunda canlarını verenlere “şehit” diyemeyen, müsteşrik kuklalarıdır. Efendi Hazretleri u da, bunların karşısında ilmi dirayeti ile durabilecek, İslam’ın içinin boşaltılmasına izin vermeyecek, hiçbir maddi menfaat gözetmeksizin doğru İslam’ı insanlara öğretecek hocalar yetiştirmeye çalışan bir dava adamıdır. Gayreti, zahmeti, azmi ve himmeti daima ilim olmuştur.

  1. Ehl-i Sünnet çatısı altında bulunan her Müslüman, her hoca ve her cemaat bizim başımızın tacıdır!

            İnsanları tarikata çağırmak yasaktır. Ali Haydar Efendi u, Efendi Hazretlerine: “Birini tarikata çağırdığını duyarsam seni kovarım!” demiştir. Cemaatin düsturu budur! “En kalabalık bizim cemaat olsun”, “insanlar bize gelsin, bizi dinlesin” gibi süfli düşüncelere camiamızda yer yoktur. Dini doğru anlatan her hoca ve cemaat bizim yoldaşımız ve kardeşimizdir. İnsanları “şucu, bucu” diye ayırmak, cemaatçilik ve tefrikacılık yapmak bizim işimiz değildir. Efendi Hazretleri u bir kimsenin “Süleymancı” tabirini kullandığını duymuş ve onu: “Süleyman Efendi u’nun talebeleri diyeceksin!” diyerek onu sert bir şekilde uyarmıştır.

Ancak insanlara dini yanlış anlatan, Ehl-i Sünnet akidesine uymayan görüşleri ve ifadeleri bulunanların daima karşısındayız. Bizim için bir cemaatin ne kadar büyük ve güçlü olduğu değil, ne kadar doğru konuştuğu önemlidir. Hz. Peygamber ﷺ’in sözünün üzerine söz söyleyenlere, söyleyecek sözümüz daima olacaktır.

  1. İlim ve fende ilericiyiz ancak ahlak ve yaşantıda geridekileri taklit ederiz.

            Gerici olduğumuz doğrudur, kabul ederiz. Lakin gericilikten arabaya binmeyip deveye binmeyi, tüfekle değil kılıçla savaşmayı anladığımızı düşünenler yanılmaktadırlar. Biz, İslam’ı Hz. Peygamber ﷺdönemindeki gibi saf ve doğru yaşamaya çalışmak hususunda gericiyiz. Kızlarımızın; kefenliyken vücut hatları görülmesin diye gece gömülmeyi vasiyet eden Hz. Fatıma kadar namuslu olmalarını istemek hususunda gericiyiz. Oğullarımızın; vücudunda bir karış kadar kılıcın değmediği yer olmayan ve buna rağmen: “develer gibi yatakta ölüyorum” diye hayıflanan Halid b. Velid gibi olmalarını istemek hususunda gericiyiz. Evlatlarımızın; idam öncesi kendisine: “İstemez miydin senin yerine burada Muhammed ölseydi?” denilen ve buna cevap olarak: “Muhammed ﷺ’in Medine’de ayağına diken batacağına, burada benim gibi bin Zeyd’in canı feda olsun!” diyen, Zeyd b. Desine 0 gibi olmalarını istemek hususunda gericiyiz. Sadıklığı ile dünyaya nam salan Hz. Ebubekir gibi olmak, adaleti ile dünyaya nam salan Hz. Ömer gibi olmak, ahlakı ile dünyaya nam salan Hz. Osman gibi olmak, cesareti ile dünyaya nam salan Hz. Ali gibi olmak, bizim hedeflerimiz olduğu için gericiyiz.

Burnunun ucunu yabancı erkeğe göstermeyen Osmanlı kadınının, vücudunu, göbeğinin deliğine kadar sokaklarda teşhir eden torunlarının yanlış yolda olduklarını haykırdığımız için gericiyiz. İnsanın aklını örtüp, hayvanlardan daha rezil durumlara düşüren alkole karşı olmak hususunda gericiyiz.

Bizim ahlakta, maneviyatta ve namusta geridekilere uymamız, en iyi uçağı yapmamıza engel midir? Dünya’nın en iyi tüfeğini Müslüman mühendislerin bu topraklarda yapmasına engel midir? Uzaya gitmenin, namahreme bakmamakla, içki içmemekle bir alakası mı var? Ayık kafayla iyi mühendis, iyi doktor, iyi öğretmen, iyi idareci olunamaz mı? Bir milletin kültür, sanat ve teknolojide dünyanın en ileri medeniyeti olabilmesi, içki içen, uyuşturucu kullanan, bedenini teşhir eden, nikâhsız kadın-erkek ilişkileri içerisinde bulunan bir nesil ile mi mümkündür? Uzaya gitmek için gusülsüz olmak mı gerekmektedir? Ramazan ayında oruç tutmak iyi bir mimar olmaya engel midir? Hâlbuki Hz. Peygamber ﷺ “İki günü eşit olan ziyandadır!” buyurmuş ve Müslümanlara bir önceki gün bulundukları yerde durmamayı öğütlemiştir. Allah ﷻ, Kur’an-ı Kerim’de: “Düşmanlarınıza karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın!” buyurmuştur. Biz bugün bunu insanımıza: “Dünyanın en ileri savaş aletleri bizim elimizde olmalıdır! Bu Allah’ın namaz gibi bir emirdir!” diye anlattığımız halde ilerici olamıyor muyuz?

Bizim dindar olmaya çalışmamızı böyle aslı astarı olmayan saçma iddialar ile bir arada zikredenlerin amacı nedir? İnsanların gözünde Müslümanları; başını kuma gömmüş, çağın gereklerinden habersiz, tek bildikleri “guslü bozan şeyler olan” insanlar olarak gösterenler kimin hesabına çalışmaktadırlar?

  1. Şeffaflık, olmazsa olmazımızdır.

            Cemaatte şeffaflık esastır. Cemaatte kaç kişi olduğunu kimse bilmez, kayıt tutulmaz. (Her ne kadar manevi kayıtlar tutulsa da biz vakıf değiliz.) Sohbeti dinlemekte, hatm-i şerife katılmakta, mektubat dinlemekte, Cuma geceleri yapılan 14 secdelerde, 20 yıldır camia içerisinde bulunan kimseyle geçerken uğrayan kimsenin farkı yoktur. Kimsenin alınmadığı yerlerde toplantılar, gizli kapaklı işler bize uzaktır. Yaptığımız sohbetler ve icraatlar daima halka açıktır.

  1. Politika; işimiz ve ilgi alanımız değildir. Hiçbir siyasi parti ile bağımız yoktur.

            Tüm siyasi partilere ve bu partilerin mensuplarına mesafemiz aynıdır. Doğru bildiklerimizi anlatırken karşımızdakinin işsiz olması veya Cumhurbaşkanı olması arasında bir fark yoktur. Biz doğru bir şekilde Allah’ın dinini anlatırız, dinlemek isteyen herkese kapımız açıktır. Tabi ki İslam’a ve Müslümanlara en fazla hizmet edeceğini düşündüğümüz kişileri destekleriz. Ancak bu destek zamanı geldiğinde sandıkta olur ve o kabin içerisinde kalır. Bir partinin üyeleri gibi davranmayız. Zira bu bizim hizmetimize zarar verir. A partisine mensup bir Müslüman, B partisi lehine siyaset yapılan bir sohbete iştiraki zordur. Dolayısıyla bizim konumumuz, daima partiler üstü olmak durumundadır. Efendi Hazretleri u bu konuda: “Molla Mahmut’un siyasetle işi yoktur. Koltuk sandalye de istemiyorum. Bırakın Rabbimin emirlerini anlatayım.” buyurmuştur.

  1. Nihai gayemiz; Allah’ın adaletinin dünyaya hâkim olması ve yeryüzünde zulme uğrayan bir Müslümanın bile kalmamasıdır.

            Çabalarımız sonucu bir yerlere gelmeyi hedeflemiyoruz. Ülke yönetmek, hâkim olmak, en güçlü olmak gibi amaçlarımız yok. Allah’ın ahkâmı yeryüzüne hâkim olsun da biz gerekirse Mahmutpaşa’da hamallık yapalım. Dünya’da Müslümanlığından dolayı zorda olan darda olan bir kimse kalmasın da biz gerekirse seyyar satıcılık yapalım. Velhasıl Müslümanlar aziz olsun da bize ne olursa olsun. Efendi Hazretleri u’nun bize öğrettiği dava budur.

Bu yazı sekiz yıldır cemaat içerisinde bulunan ve altı yıldır medrese tahsili ile meşgul bir Müslüman tarafından yazılmıştır ve resmi olarak hiçbir önemi yoktur. Cemaatin basit bir müntesibinin diliyle cemaatin tanıtımından ve iftiralara verilen cevaplardan ibarettir. Zira biz kendimizi tanıtmadığımız için insanlar bizi, bizden olmayanlardan öğrenmektedirler. Dışarıdan birinin cemaat hakkında konuşmaları ise genelde gerçeği yansıtmamaktadır.

Cemaat taassubu ile yalan söylemediğime ve hakikati gizlemediğime Allah ﷻ şahittir.

24.02.2018, İstanbul

Mustafa ŞEKERCİ

mustafasekerci@alemislamder.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir