Ahlak

İNFAK MEDENİYETİNDEN İHTİKÂR HASTALIĞINA

İslam’ın ilk zamanlarının maddi ve manevi darlığından kurtulmuş; Medine’de devletlerini kurmuş ve birçok savaştan galip olarak ayrılmış oldukları bir zamanda, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına şöyle seslendi: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) sofralarına davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.” Sohbeti dinleyenlerden bir tanesi: “Ey Allah’ın Rasulü! O gün biz az mı olacağız? (Yani azlığımız sebebiyle mi üzerimize saldırmaya cesaret edecekler?)” diye sordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah (celle celalühü) düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak; sizin gönlünüze de vehn atacak.” buyurdu. Bunun üzerine vehn ile kastedilenin ne olduğunu sorduklarında da: “Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyurdu.[1] Bizler, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mucizesiyle bildirmiş olduğu bu zamanı yaşayan, kalbine “vehn” atılan Müslümanlarız. Dünyayı o kadar sevdik ki, hiç içerisinden çıkmayacak gibi yaşar olduk. Ölüm, yüzü soğuk, hatırlanmak dahi istenmeyen bir mefhum oldu hayatlarımızda. Parayı o kadar sevdik ki, bırakın bir Müslümanın ihtiyacını görmeyi, kendimize bile harcayamamaya başladık. Bu da bizi “ihtikâr” yani stok toplumu haline getirdi. İnsanların hedeflerinin tamamı, bol sıfırlı banka hesaplarına dayandı kaldı. Asla “Bu kadar dünyalık benim yedi ceddime yeter, bu kadar malın hesabını biz nasıl veririz?” diye bir soru gelmedi hatırlarımıza. Biz böyle olunca kalplerimize “vehn” atıldı ve 1.5 milyar Müslüman, bir avuç Yahudi’den korkar olduk. Aynı cennete talip olduğumuz sahabe-i kiramın halleri, inşaallah halimizi düzeltmemize vesile olacaktır.

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”[2] ayet-i kerimesi nazil olduğunda gönülleri imanla dolu olan tüm sahabe, bulabildiklerini tasadduk etmeye başladılar. Sahabe-i Kiram içerisinde, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf gibi çok zengin olanları da vardı, İbn Akîl (radıyallahu anh) gibi hiçbir şeyi olmayanlar da. Tüm Müslümanlar, ellerinden geldiğince sadaka verirken, hiç bir şey vermeyen bir güruh da iş başındaydı. Çok mal getirenler hakkında: “Riya yapıyor.” diyorlar; az mal getirenlerle de: “Allah’ın senin getirdiğin bir avuç hurmaya ihtiyacı mı var?” diyerek alay ediyorlardı. Rabbimiz (celle celalühü), kalplerindeki münafıklığı gizledikleri halde Müslüman olduklarını söyleyen bu taife hakkında: “Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”[3] ayet-i kerimesini indirmiştir.[4]

Tebük gazası için mal lazım olduğunda Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Müslümanlara, mallarından infak etmelerini emretti. O günlerde elinde çok mal bulunan Hazreti Ömer (radıyallahu anh), “Bu kez Ebubekir’den daha çok vereceğim.” diyerek malının yarısını getirdi ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e verdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ailene ne bıraktın?” diye sorunca, “Bu kadar da onlara bıraktım.” diye cevap verdi. Daha sonra Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) malıyla beraber geldi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona da: “Ailene ne bıraktın?” diye sordu. Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh) da: “Onlara Allah ve Rasulünü bıraktım.” diye cevap verince Hazreti Ömer (radıyallahu anh): “Onu asla geçemeyeceğimi o gün anladım.” demişti.[5]

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bana Ebubekir’in malı gibi hiçbir mal fayda vermedi.” buyurunca Ebubekir (radıyallahu anh): “Ben ve malım ancak senin içiniz ya Rasulallah” dedi.[6]

Hazreti Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin (radıyallahu anhuma) gizlice fakirlere yardım etmek hususunda tarihin gördüğü ender şahsiyetlerden birisiydi. O, tek başına Medine’deki yaklaşık yüz fakire yardım eder; her gece bir çuval sırtlanır ve bu yüz ailenin kapılarına tek tek yiyecek bırakırdı. Kimse kapılarına yiyecek bırakanın kim olduğunu bilmezdi. Ne zaman ki Zeynel Abidin vefat etti, Medineliler: “Biz, gizli sadaka vermenin ne demek olduğunu Zeynel Abidin vefat edince anladık.” dediler.[7]

Haris b. Nu‘man (radıyallahu anh) gözleri görmeyen bir sahabî idi. Kapısına gelen fakirlere bizzat kendi eliyle bir şeyler vermeye çalışır; bunu gören çocukları: “Baba, sen niye kendini yoruyorsun, bırak senin yerine biz verelim.” derlerdi. Haris b. Nu‘man (radıyallahu anh) ise: “Ben Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: ‘Kişinin kendi eliyle fakirlere vermesi onu kötü durumlara düşmekten ve kötü ölümle ölmekten korur.’ buyurduğunu işittim.” derdi.[8]

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kim helal kazançtan bir miktar yiyecek tasadduk ederse Allah Teâlâ onu kabul eder; sizden birinizin küçük tayını büyüttüğü gibi onu büyütür; ta ki bir lokma Uhud Dağı kadar olur.”[9]

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Bilal-i Habeşi’nin yanında bir yığın hurma görmüş ve: “Nedir bu ey Bilal?” diye sormuş. Bilal (radıyallahu anh): “Senin için hurma biriktirdim ya Rasulallah” deyince Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Yazık sana ey Bilal, cehennemde bunun buharının olacağından korkmaz mısın? Ey Bilal! İnfak et, Arş’ın sahibi olan Allah’ın azaltacağından korkma!” buyurmuştur.[10]

Ümmü Zerra anlatıyor: Ben Hazreti Âişe (radıyallahu anha) ile beraber yaşardım. Oruçlu olduğu bir gün ona iki torba içinde tahminen 80.000 – 100.000 dirhem para geldi. Paranın başına oturdu ve akşama kadar insanlara dağıttı. Akşam olduğunda beni çağırıp, “İftar edecek bir şeyler getir.” dedi. Ben de evde olanlardan zeytin ile ekmek getirdim ve: “Bugün dağıttığınız paranın bir dirhemiyle et alsaydık da onunla iftar etseydik güzel olmaz mıydı?” dedim. “Bundan dolayı beni ayıplama zira akşam ne yiyeceğimiz benim aklıma gelmedi. Şayet taksim etmeden önce söyleseydin senin için ayırırdım.” dedi.[11]

Ecdadımız Osmanlı da, yardımseverliğin zirvesinde bir milletti. Biraz zengin olan bir kişi, servetini hayırlı bir yolda harcamak için hemen bir vakıf kurardı. Zira herkes bilirdi ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İki kişiye gıpta edilir. 1- Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse. 2- Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” buyurmuştu. Osmanlı adeta bir vakıf devletiydi. Cami, mescit ve medreseleri imar eden vakıflardan, hasta ve yaşlı kimselere bakan vakıflara; sırf fakirlere yakacak temin etmek için kurulmuş vakıflardan, bayramlarda kimsesiz çocukları sevindirmek için kurulan vakıflara hemen her alanda vakıflar kurulmuştu. Hatta işi hayal edilemeyecek boyutlara ulaştırıp kuruyabilecek ağaçları sulamak için vakıf kuran ve işçi çalıştıran insanlar bile vardı.

Osmanlı, bu yardımseverliğin bereketiyle öyle zenginleşti ki, zekât verecek adam bulmak zorlaştı. İnsanlar, zekât verebilmek için uzak diyarlara seyahatler yapar oldular. Hatta iki zengin birbiriyle karşılaştığında: “Nasıl, bugün bir şey verebildin mi?” diye sorar; diğeri de şayet verebildiyse: “Elhamdülillah, şu kadar verebildim.” diye cevap verirdi.

İslam ahlakından, mesafesi beşeri hesaplarla ölçülemeyecek kadar uzaklaştığımız bu asırda bizi tekrar güçlü yapacak; bizi tekrar mutlu edecek olan, “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.”[12] buyuran Rabbimizin infak emrini yerine getirmektir. Bizler, sadakadan dolayı malın eksilmeyeceğine yemin eden[13] Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetiyiz. Dün gece evinin soğuk odasında yarı aç vaziyette uyuyan bir çocuğun, bugün sıcak sobanın başında elinde bir elma ile neşelenmesine vesile olmak; emin olun hiçbir tatil köyünde, hiçbir arabanın koltuğunda ya da hiçbir evin geniş salonunda elde edemeyeceğiniz kadar huzur vericidir.

Huzuru doğru yerlerde aradığımız; yardım eden ve kendisine yardım edilen tüm Müslümanların, İslam’ın ahlakıyla ahlaklandıkları bir dünya ümidiyle…

Mustafa ŞEKERCİ

10.01.19, İstanbul

mustafasekerci@alemislamder.com


[1] Ebu Davud, Melâhim, 5

[2] Bakara Sûresi, 261

[3] Tevbe Sûresi, 79

[4] Buhâri, Zekât, 10

[5] İbn Asâkîr, Târîh-u Dimeşk, Dâru’l-Fikr, 1995, 30/64; Cemâlüddîn Ebu’l-Ferec el-Cevzî, el-Muntazam fî Târîhi’l-Mülük ve’l-Ümem, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1992, 4/58; Muhammed Yusuf el-Kandehlevî, Hayatü’s-Sahabe, Müessesetü’r-Risâle, 1999, 2/398; İbn Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, Dâru’l-Fikr, 1989, 3/223

[6] İbn-ü Mâce, Mukaddime, 11

[7] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ ve Tabakatü’l-Esfiyâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1409, 3/160

[8] Ebû Nuaym, a.g.e., 1/356

[9] Buhari, 1410

[10] İmâm Beyhakî, Şuabü’l-İmân, Mektebetü’r-Rüşd, 2003, 2/483

[11] Ebû Nuaym, a.g.e., 2/47

[12] Hadid Sûresi, 10

[13] Tirmizi, Zühd, 2325

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir