Genel

CAHİLİYENİN KARANLIĞINDA ‘KADIN’ OLMAK

Bizleri küfrün karanlıklarından kurtarmak için Peygamber gönderip kitabı ve sünneti öğreten Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar olsun! Mü’minlere canlarından daha sevgili olan Muhammed Mustafa’ya mahlûkat adedince salat ve selam olsun!

Yahudi ve Hristiyanların; Felsefecilerin; Yunan, Çin ve Roma imparatorluklarının kadına bakışı konusuyla başlamış olduğumuz yazı dizisine, ‘Cahiliye Döneminde Kadın Olmak’ bahsiyle devam ediyoruz. Bu bahsi ve ‘Asr-ı Saadet’te Kadın’ bahsini tamamladığımızda, İslam’ın kadın hakları hususundaki devrimini daha iyi anlayabileceğiz. Rabbimiz bu meseleleri rızasına uygun olarak ifade edebilmeyi bizlere nasip eylesin! Âmin!

Cahiliye; ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde Arapların İslâm’dan önceki inanç, tutum ve davranışları manasında kullanılmış bir kelimedir.[1] Dolayısıyla Arapların İslam’dan önceki dönemine ‘Cahiliye devri’ denilmiştir. Cahiliye devri, Arapların cahillik, zorbalık ve zalimlikte zirve olduğu bir dönemdir. Bu hal onların insanî ilişkilerinin her alanına sirayet etmiş olsa da, biz bu yazımızda meselenin sadece kadınlarla ilgili yönünü ele alacağız.

Kur’an-ı Kerim’in de ifadesiyle, İslam öncesi Arap toplumunda kız çocukları, doğumundan utanılan; bundan dolayı kimseye gösterilmeden diri diri toprağa gömülen bir durumdaydı. Bir insanın kız çocuğunun olması belki dünyanın en büyük ayıbı, en büyük utanç vesilesiydi. Özellikle bir adamın ilk çocuğunun kız olması katlanılamaz bir durumdu. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de bu durumu şöyle anlatıyor: “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman, içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!”[2] Bu öyle bir hal almıştı ki, bazen kadınlar doğum yapacağı zaman yanına bir çukur açılır; kadın da şayet kız doğurursa çocuğunu bu kuyuya atar ve üzerini kapatırdı.[3] Allah’a şirk koşmaları insanların kalplerini katılaştırmış; duygusuz, kendi çocuğunu görmeye dahi tahammül edemeyen vahşi mahlûklara dönüşmüşlerdi. İnsanlar kız çocuklarını, evlendiklerinde başkalarının evlerine gittiklerinden dolayı boşuna masraf olarak görüyorlardı. Bu meş’um fiili yapmalarının en büyük sebebi, insanların, kız çocuğu olanlarla alay etmeleri olsa da, kızlara bakmak istememeleri ve yiyeceklerini onlarla bölüşmek istememeleri de bu çirkin işin sebeplerindendi.[4]

Cahiliye devrinde erkekler için evlilikte sınır yoktu; istedikleri kadar kadınla evlenebiliyorlardı.[5] Evlilik hususunda genelde kızların görüşü alınmazdı. Kızlar; baba, dede veya amcaları tarafından evlendirilir ve evliliklerinden, evlendirildikten sonra haberleri olurdu. Kızlar genelde amcalarının oğulları ile evlenmek zorundaydı. Bir kıza görücü geldiğinde şayet onunla evlenebilecek yaşta bir amcaoğlu varsa ona danışılırdı. O da, isterse kızla kendisi evlenir; isterse başkasının evlenmesine izin verirdi.[6] Tabi her halükarda evlenecek olan kızın konuşmaya hakkı olmazdı.

Cahiliye devrinde zina yapmak, insanlar tarafından çok çirkin görülen bir işti. Tabi bu sadece kadınlar için geçerliydi. Erkeğin böyle bir fiil yapması zina sayılmaz; hatta çoğu zaman bu çirkin fiili yapan insanlar diğerleri tarafından övülürdü.[7] Hemen her mahallede kapısında veya görünen herhangi bir yerinde kırmızı bayraklar asılı olan evler vardı. Bu evler insanların istedikleri vakitte belirli bir ücret karşılığı zina yaptıkları yerler halindeydi.[8]

Cahiliye devrinde bir kadının iffetini koruması için evlenmesi yeterli değildi. Zira insanlar evlendikleri kadınlara, nikâhsız ilişkilerden aşağı kalır tarafı olmayan muamelelerde bulunurlardı. İnsanlar eşlerini, yaşadıkları devrin büyüklerine, ulularına, şairlerine ve hatiplerine gönderir; o kişilerden hamile kalmalarını isterlerdi. Böyle bir uygulama erkekler için şerefli bir şey sayılırdı. Hz. Âişe (radıyallahu anha) validemiz cahiliye devrinde yapılan nikahları şöyle anlatıyor: “Cahiliye devrindeki bir başka nikah uygulaması şöyle olurdu: Adam adetten temizlenen eşine hiç dokunmadan onu başka bir adama gönderir ve ondan eşi ile birlikte olmasını isterdi. Bundan sonra da kadının hamile olduğu anlaşılana kadar ona hiç dokunmazdı. Bunu, çocuğun kıymetli ve güzel olması için yaparlardı ve bu işi “İstibda‘ Nikâhı” olarak isimlendirirlerdi.  Başka bir nikâh çeşidi de on kişiden az olmamak şartıyla bir grup erkeğin bir kadınla beraber olması şeklinde olurdu. Bu kadın bir çocuk doğurduğunda, o kişilerden birine çocuğu nispet ederdi. Buna da “Müşterek Nikâh” derlerdi.”[9] Uzunca olan bu hadis-i şerif Hz. Âişe validemizin şu sözleriyle bitmektedir: “Ne zaman ki Allah (celle celalühü) Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdi, bütün cahiliye nikâhları yıkıldı ve sadece İslam’ın emretmiş olduğu nikâh kaldı.”[10]

İslam öncesi Arap toplumunda kadınlar mirastan hiçbir şey alamazlardı. Miras, asabe denilen, baba cihetinden akrabalar arasında paylaştırılırdı. Bırakın kadınların miras almasını, kadın cihetinden akraba olan erkekler bile mirastan pay alamazdı. Vefat eden bir adamın eşi ve kız çocukları olsa eşi ve çocukları mirastan hiçbir şey alamaz; miras, amca, amcaoğlu gibi akrabalar arasında paylaştırılırdı. Kadın kocasının bir malıymış gibi evlatlarına miras kalırdı. Ölen adamın oğullarının, kendilerine miras kalan üvey anneleriyle evlendikleri olurdu.[11] Aynı şekilde insanlar malları şeklinde gördükleri kadınları birbirleri ile değiştirebilirlerdi.[12] Boşanma olayları da tamamen erkeklerin keyiflerine bırakılmış; kadınlar erkeklerin ellerinde oyuncak haline getirilmişti. Bir erkek eşinden hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman onu boşar; ona yaklaşmazdı. Ancak kadının iddeti bitmeden evvel onu tekrar nikâhına alır ve bu şekilde yüzlerce kez kadını boşayabilirdi. Böylece kadının hem düzgün birisiyle başka bir evlilik yapmasının önüne geçer hem de kendisine düzgün bir aile hayatı yaşatmazdı. Böyle biriyle evlenen kadın, ömrünün sonuna kadar bu çileyi çekmek zorundaydı.[13]

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gönderildiği toplumdaki kadının halini bir nebze anlatmaya çalıştık. Bir sonraki yazımızda İslam ile insanların, özellikle kadınların hayatlarında nelerin değiştiğini, insanların arasındaki adaletin ve içtimaı hayat kurallarının nasıl şekillendiğini ifade etmeye çalışacağız.

 

Mustafa Şekerci

mustafasekerci@alemislamder.com


[1] Cahiliye lafzının geçtiği ayet-i kerimeler ve bazı hadis-i şerifler: Ahzap Sûresi, 33; Âl-i İmrân Sûresi, 154; Fetih Sûresi, 26; Mâide Sûresi, 50; Buhârî, İmân, Bâb-ü’l-Meâsî min Emri’l-Câhiliyye; Müslim, Kitâbü’l-Mesâcîd, 7; Müslim, Kitâbü’n-Nezr, 10; Tirmizî, Kitâbü’l-Fiten, 1; İbn-i Mâce, Kitâbü’l-Hudûd, 1; İbn-i Mâce, Kitâbü’l-Fiten, 7

[2] Nahl Sûresi, 58-59

[3] Ebu’l-Kâsım ez-Zemahşerî, Keşşâf, Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, h.1407, 4/708; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru İhyâi’t-Türasi’l-Arabî, h.1420, 31/66; Ebû Hayyân Esîruddîn el-Endülîsî, el-Bahru’l-Muhît, Dâru’l-Fikr, h.1420, 10/417

[4] Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, Tefsîru’l-Kurtubî, Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1964, 19/232

[5] Cevâd Alî, el-Mufassal fî Târîhi’l-Arab, Dâru’s-Sâkî, 2001, 8/224

[6] Cevâd Alî, a.g.e., 8/229

[7] Cevad Alî, a.g.e., 9/133

[8] Buhârî, Nikâh, 37; Sünen-ü Dârakutnî, Kitâbü’n-Nikâh, 1

[9] Buhârî, Nikâh, 37; Ebû Dâvud, Talak, 33; Dârakutnî, Kitâbü’n-Nikâh, 3511, 4/305; Sünenü’l-Kübrâ, Bâb-ü Lâ Nikâhe illâ bi-Veliyyin, 13636, 7/178

[10] a.y.

[11] Muhammed Süheyl Takkûş, Târîhu’l-Arab Kable’l-İslâm, Dâru’n-Nefâis, 2009, s.180

[12] a.g.e., 182

[13] Muhammed Ali es-Sâbûnî, Muhtasar Tefsîr İbn-i Kesîr, Dâru’s-Sirâc, 2018, 1/256

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir